ALİ BAYRAM (DELİ ALİ BAYRAM)
Eşek kasaplığıyla geçinen, hazırcevaplığı ve mahkemelerde verdiği şaşırtıcı ifadelerle tanınmış Antep Harbi gazisi ve halk tipi.
Doğum tarihi kayıtlara geçmemiştir. Kardeşi Seksek
Mustafa ile birlikte Mağarabaşı cephesinde Fransızlara karşı savaştığı,
sinemacı Mehmet Evsen’in kaleme aldığına göre Çıksorut Cephesi’nde de
çarpıştığı anlatılır. Evsen’e göre iki kardeş geceleyin sessizce siperden
çıkar, Fransız siperlerine iner, ellerinde birer düşman başıyla geri
dönerlermiş. Harpten önce sakin mizaçlı biri olduğu, cephede yaşadığı ağır
günlerin ardından aklının bir miktar oynadığı söylenir; ne var ki onunla ilgili
çoğu hikâyede karşımıza çıkan şey gerçek bir akıl hastalığından ziyade keskin,
kıvrak bir zekâdır. Kendisini sorguya çeken hâkimlerden birinin bile sonunda
“bu adam deli değil, zeki” demek zorunda kaldığı aktarılır.
İşi eşek kasaplığıdır. Yaşlanıp yürüyemez hâle gelen
ya da hastalanan at, eşek, beygir gibi hayvanları kesip derisini yüzer, etini
satardı. Askerin artık kullanamayacağı ve kurşunlanmasına karar verilen
hayvanlar için de kendisine haber salınır, Ali Bayram bu hayvanları dağa
götürüp orada yüzer, leşini gömerdi. Bir hayvanı yüzdükten sonra karnından
çıkardığı ciğeri başının üzerinde dönen kargalara doğru fırlatıp “Gah gah
etleme cuhey...” diye seslenmesi, çevresinde hâlâ hatırlanan tuhaflıklarından
biridir. Deriyi tabakhaneye götürürken elinde yük hayvanı varsa ona yükler,
yoksa kendi sırtında taşırdı; tabaklar kendisinden çekindikleri için ne isterse
o fiyata alırlardı. Yaz aylarında bu huysuzluğu iyice azar, esnaf da çocuklar
da ondan sakınır, pazarlık etmeden ne isterse öderlerdi.
Bir ayağı neredeyse hiç mahkemeden çıkmazdı. Boynundan
hiç ayırmadığı askeriye ekmek çantasında destelerle tapu senedi taşır, bu
tapularla sahipsiz ya da başkasına ait toprakları kendine mal etmeye
kalkışırdı. Davaları uzun sürmez, bir iki celsede biterdi; çoğunlukla
“meristana” (Bakırköy Akıl Hastanesi) gönderilir, orada birkaç ay kaldıktan
sonra ya kaçar ya da salıverilirdi. Bir keşif gününde sahiplendiği arsaya yirmi
beş kadar yaşlı ağaç söktürüp diktirmiş, sanki oradan yetişmiş gibi göstermeye
çalışmıştır. Keşfe gelen hâkim dinlenmek için dayandığı ağacın devrildiğini
görünce ona ne olduğunu sorduğunda, Ali Bayram “amelelere para verdim, çukuru
iyi kazın dedim, ne bileyim böyle yapacaklarını” diyerek işi savuşturmuş, hâkim
de gülerek heyetini toplayıp oradan ayrılmıştır.
Hasırcı H. Mehmet Erturhan’ın anlattığına göre, bir
bağda bekçilik yaptığı sırada bağ sahibi dolma yerken kendisine ikram etmemiş.
Ali Bayram bir hayli sabırla beklemiş, adam yine de oralı olmayınca elindeki
dahra ile onu bir vuruşta öldürmüş, kanıyla yemenisini boyamıştır. Eve dönüp
anasına olanları anlattıktan sonra dağa çıkmış, ama jandarmadan kaçamayarak
hâkim karşısına çıkarılmıştır. Hâkim “bu adamı niye öldürdün” diye sorduğunda
deli numarasına yatmış, “Garalık bağın yöresinden aşağı indim, kürt tepeye
çıktım, kötü oğlanın oğlu Vahab’ı gördüm...” diye başlayan, bir türlü konuya
girmeyen uzun bir hikâye anlatmaya koyulmuştur. Hâkim onu bir kaç kez daha
çağırmış, her seferinde aynı dolambaçlı anlatı tekrarlanmış, sonunda hâkim
bıkıp onu akıl hastanesine yollamak zorunda kalmıştır. Hastanede kaldığı süre
içinde doktora “anamı özledim” diye haber göndermiş, huzura çıkarıldığında
önüne serilen post üzerindeki kılları saymak yerine yine ipe sapa gelmez sözler
sıralamıştır. Doktor ısrarla “kendini anlat” deyince art arda alakasız
beyitler, mâniler dökülmüş ağzından; sonunda kendisi doktora bir bilmece
sormuştur: “On iki gözlü köprünün altından saatte kaç kantar su geçer?” Doktor
bilemeyince “Sen koca bir tuluk olursun, o köprünün altından geçen suyu içine
çekersin, ben de seni tartıp söylerim kaç kantar olduğunu” diye cevap vermiş;
doktor da gülüp “oğlum, sen deli değilsin ama ben yine de kâğıda deli
yazacağım” diyerek onu bırakmıştır.
Bir başka mahkeme çıkışında hâkim onu sınamak istemiş,
“sen her gün eşek yüzüyorsun, bir eşeğin kuyruğunda kaç kıl olduğunu bilir
misin” diye sormuş. Ali Bayram hiç düşünmeden karşılık vermiş: “Hâkim bey, ben
de sana soru sorayım -saniyede üç yüz metre akan bir su, kırk kantarlık bir
köprünün altından kaç günde geçer?” Böyle cevaplar, çevresinde “bu adam deli
mi, yoksa hepimizden akıllı mı” tartışmasını hep canlı tutmuştur.
Kardeşi Seksek Mustafa ile ilgili anlatılanlarda da
aynı şakacı hava sezilir. İkisinin de babadan kalma birer evi vardır, boş
zamanlarında kahvede oturup dama oynarlar, evlerini bahse koyarlardı; bu yüzden
oyunlarını izlemeye esnaftan yirmi otuz kişilik bir kalabalık toplanırdı. Bir
seferinde bostanın büyük bir kuyuya düşüp boğulan beygirini kimse çıkaramamış,
Ali Bayram çağrılmış, kuyuya inip hayvanı bir iple sudan çıkarmış, derisini
yüzüp kasaplık parasını almıştır. Yine bir gün Matta adında birinin koyun güden
eşeği uçuruma yuvarlanınca köylüyle beraber üzülmüş, sonra köylünün rızasıyla
eşeğin semerini kendine alıp hayvanı orada yüzerek o günkü kazancını
çıkarmıştır. Elâzığ Akıl Hastanesi’nde “ben peygamberim” diye bağırdığı için
kimsenin yaklaşamadığı bir hastaya yanaşıp “ulan ben otuz senedir Allah’ıma dua
ediyorum, senin gibi bir peygamber görmedim” deyip iki tokat attığı da
anlatılanlar arasındadır; bu olay Metropol Gazetesi’nin 18 Şubat 1995 tarihli
sayısında da geçmiştir.
Evi Mağarabaşı’ndaydı, şekerci Kazım da duvar
komşusuydu. Bir gün Şekerci Kazım mahallenin üstünü saran dumanı ve et kokusunu
fark edip damdan bakınca, Ali Bayram’ın ekmekçilerden getirdiği ateşle avluda
on tane kebap pişirdiğini görmüş. Israrla sofraya çağrılmış, kebap yenirken
Kazım Ağa laf olsun diye “bu etin tadı eşeğinkine mi çekiyor” diye takılınca
Ali Bayram şöyle cevap vermiş: “Sen otuz beş kuruşluk koyun etine alışmışsın,
ben sana bin sekiz yüz kuruşluk kaçakçı beygirinin etini yediriyorum, sen
ağzının tadını nereden bilesin?” Yine bu çevrede anlatılan bir fıkraya göre,
ihtiyar bir kadının adak olarak getirdiği tavuğu selenin altına saklamış, ama
kardeşi Seksek Mustafa durumu öğrenince tavuğu oradan aşırmış; üç gün süren bir
kovalamacanın ardından iki kardeş barışmış, tavuk birlikte yenmiştir. Bir
defasında da bindiği minibüste yol üzerinde yatan iki buçuk metrelik bir yılanı
görünce arabayı durdurup sakin sakin inmiş, yılanı kuyruğundan tutup yere
çarpmış -belirtildiğine göre yılanın beli kırılınca zehri kesilirmiş- sonra
da torbaya koyup götürmüştür; bu olaya bizzat şahit olduğunu söyleyen biri
tarafından aktarılmıştır.
Ali Bayram’a dair fıkralar, mahkeme ifadeleri ve türlü
olaylar kuşaktan kuşağa anlatıla anlatıla bugünlere gelmiştir. Hem cephede
gösterdiği yiğitlikle hem de sonraki yıllardaki garip, bazen şiddete varan
hâlleriyle hatırlanması, onu Gaziantep’in hafızasında hem bir gazi hem de
kendine has bir halk tipi olarak iki ayrı köşeye yerleştirmiştir. Anlatılan
hikâyelere gülünse de, cephede yaşadıklarının onun sonraki hayatı üzerindeki
payının unutulmaması gerektiği hep vurgulanır. Vefat tarihi kaynaklarda yer
almamaktadır; kendisinden söz edenler genellikle “Allah rahmet eylesin” diyerek
anlatılarını noktalar.
Anahtar Kelimeler
Kaynakça
Erturhan,
H. M. (t.y.). Eşek kasabı Deli Bayram (2) [Anlatı]. Eşek Kasabı Deli Ali
Bayram içinde (s. 25-26).
Evsen,
M. (t.y.). Eşek kasabı Deli Ali Bayram (4) [Anlatı]. Eşek Kasabı Deli Ali
Bayram içinde (s. 27).
Metropol Gazetesi. (1995, 18 Şubat). Eşek kasabı Deli Ali Bayram [Haber]. Metropol Gazetesi.
Sakioğlu, Ş. M. (1997). Gaziantep’in ünlü simaları.