ALİ BAYRAM (DELİ ALİ BAYRAM)

Eşek kasaplığıyla geçinen, hazırcevaplığı ve mahkemelerde verdiği şaşırtıcı ifadelerle tanınmış Antep Harbi gazisi ve halk tipi.

Bu madde 22 defa ziyaret edilmiştir.

Doğum tarihi kayıtlara geçmemiştir. Kardeşi Seksek Mustafa ile birlikte Mağarabaşı cephesinde Fransızlara karşı savaştığı, sinemacı Mehmet Evsen’in kaleme aldığına göre Çıksorut Cephesi’nde de çarpıştığı anlatılır. Evsen’e göre iki kardeş geceleyin sessizce siperden çıkar, Fransız siperlerine iner, ellerinde birer düşman başıyla geri dönerlermiş. Harpten önce sakin mizaçlı biri olduğu, cephede yaşadığı ağır günlerin ardından aklının bir miktar oynadığı söylenir; ne var ki onunla ilgili çoğu hikâyede karşımıza çıkan şey gerçek bir akıl hastalığından ziyade keskin, kıvrak bir zekâdır. Kendisini sorguya çeken hâkimlerden birinin bile sonunda “bu adam deli değil, zeki” demek zorunda kaldığı aktarılır.

İşi eşek kasaplığıdır. Yaşlanıp yürüyemez hâle gelen ya da hastalanan at, eşek, beygir gibi hayvanları kesip derisini yüzer, etini satardı. Askerin artık kullanamayacağı ve kurşunlanmasına karar verilen hayvanlar için de kendisine haber salınır, Ali Bayram bu hayvanları dağa götürüp orada yüzer, leşini gömerdi. Bir hayvanı yüzdükten sonra karnından çıkardığı ciğeri başının üzerinde dönen kargalara doğru fırlatıp “Gah gah etleme cuhey...” diye seslenmesi, çevresinde hâlâ hatırlanan tuhaflıklarından biridir. Deriyi tabakhaneye götürürken elinde yük hayvanı varsa ona yükler, yoksa kendi sırtında taşırdı; tabaklar kendisinden çekindikleri için ne isterse o fiyata alırlardı. Yaz aylarında bu huysuzluğu iyice azar, esnaf da çocuklar da ondan sakınır, pazarlık etmeden ne isterse öderlerdi.

Bir ayağı neredeyse hiç mahkemeden çıkmazdı. Boynundan hiç ayırmadığı askeriye ekmek çantasında destelerle tapu senedi taşır, bu tapularla sahipsiz ya da başkasına ait toprakları kendine mal etmeye kalkışırdı. Davaları uzun sürmez, bir iki celsede biterdi; çoğunlukla “meristana” (Bakırköy Akıl Hastanesi) gönderilir, orada birkaç ay kaldıktan sonra ya kaçar ya da salıverilirdi. Bir keşif gününde sahiplendiği arsaya yirmi beş kadar yaşlı ağaç söktürüp diktirmiş, sanki oradan yetişmiş gibi göstermeye çalışmıştır. Keşfe gelen hâkim dinlenmek için dayandığı ağacın devrildiğini görünce ona ne olduğunu sorduğunda, Ali Bayram “amelelere para verdim, çukuru iyi kazın dedim, ne bileyim böyle yapacaklarını” diyerek işi savuşturmuş, hâkim de gülerek heyetini toplayıp oradan ayrılmıştır.

Hasırcı H. Mehmet Erturhan’ın anlattığına göre, bir bağda bekçilik yaptığı sırada bağ sahibi dolma yerken kendisine ikram etmemiş. Ali Bayram bir hayli sabırla beklemiş, adam yine de oralı olmayınca elindeki dahra ile onu bir vuruşta öldürmüş, kanıyla yemenisini boyamıştır. Eve dönüp anasına olanları anlattıktan sonra dağa çıkmış, ama jandarmadan kaçamayarak hâkim karşısına çıkarılmıştır. Hâkim “bu adamı niye öldürdün” diye sorduğunda deli numarasına yatmış, “Garalık bağın yöresinden aşağı indim, kürt tepeye çıktım, kötü oğlanın oğlu Vahab’ı gördüm...” diye başlayan, bir türlü konuya girmeyen uzun bir hikâye anlatmaya koyulmuştur. Hâkim onu bir kaç kez daha çağırmış, her seferinde aynı dolambaçlı anlatı tekrarlanmış, sonunda hâkim bıkıp onu akıl hastanesine yollamak zorunda kalmıştır. Hastanede kaldığı süre içinde doktora “anamı özledim” diye haber göndermiş, huzura çıkarıldığında önüne serilen post üzerindeki kılları saymak yerine yine ipe sapa gelmez sözler sıralamıştır. Doktor ısrarla “kendini anlat” deyince art arda alakasız beyitler, mâniler dökülmüş ağzından; sonunda kendisi doktora bir bilmece sormuştur: “On iki gözlü köprünün altından saatte kaç kantar su geçer?” Doktor bilemeyince “Sen koca bir tuluk olursun, o köprünün altından geçen suyu içine çekersin, ben de seni tartıp söylerim kaç kantar olduğunu” diye cevap vermiş; doktor da gülüp “oğlum, sen deli değilsin ama ben yine de kâğıda deli yazacağım” diyerek onu bırakmıştır.

Bir başka mahkeme çıkışında hâkim onu sınamak istemiş, “sen her gün eşek yüzüyorsun, bir eşeğin kuyruğunda kaç kıl olduğunu bilir misin” diye sormuş. Ali Bayram hiç düşünmeden karşılık vermiş: “Hâkim bey, ben de sana soru sorayım -saniyede üç yüz metre akan bir su, kırk kantarlık bir köprünün altından kaç günde geçer?” Böyle cevaplar, çevresinde “bu adam deli mi, yoksa hepimizden akıllı mı” tartışmasını hep canlı tutmuştur.

Kardeşi Seksek Mustafa ile ilgili anlatılanlarda da aynı şakacı hava sezilir. İkisinin de babadan kalma birer evi vardır, boş zamanlarında kahvede oturup dama oynarlar, evlerini bahse koyarlardı; bu yüzden oyunlarını izlemeye esnaftan yirmi otuz kişilik bir kalabalık toplanırdı. Bir seferinde bostanın büyük bir kuyuya düşüp boğulan beygirini kimse çıkaramamış, Ali Bayram çağrılmış, kuyuya inip hayvanı bir iple sudan çıkarmış, derisini yüzüp kasaplık parasını almıştır. Yine bir gün Matta adında birinin koyun güden eşeği uçuruma yuvarlanınca köylüyle beraber üzülmüş, sonra köylünün rızasıyla eşeğin semerini kendine alıp hayvanı orada yüzerek o günkü kazancını çıkarmıştır. Elâzığ Akıl Hastanesi’nde “ben peygamberim” diye bağırdığı için kimsenin yaklaşamadığı bir hastaya yanaşıp “ulan ben otuz senedir Allah’ıma dua ediyorum, senin gibi bir peygamber görmedim” deyip iki tokat attığı da anlatılanlar arasındadır; bu olay Metropol Gazetesi’nin 18 Şubat 1995 tarihli sayısında da geçmiştir.

Evi Mağarabaşı’ndaydı, şekerci Kazım da duvar komşusuydu. Bir gün Şekerci Kazım mahallenin üstünü saran dumanı ve et kokusunu fark edip damdan bakınca, Ali Bayram’ın ekmekçilerden getirdiği ateşle avluda on tane kebap pişirdiğini görmüş. Israrla sofraya çağrılmış, kebap yenirken Kazım Ağa laf olsun diye “bu etin tadı eşeğinkine mi çekiyor” diye takılınca Ali Bayram şöyle cevap vermiş: “Sen otuz beş kuruşluk koyun etine alışmışsın, ben sana bin sekiz yüz kuruşluk kaçakçı beygirinin etini yediriyorum, sen ağzının tadını nereden bilesin?” Yine bu çevrede anlatılan bir fıkraya göre, ihtiyar bir kadının adak olarak getirdiği tavuğu selenin altına saklamış, ama kardeşi Seksek Mustafa durumu öğrenince tavuğu oradan aşırmış; üç gün süren bir kovalamacanın ardından iki kardeş barışmış, tavuk birlikte yenmiştir. Bir defasında da bindiği minibüste yol üzerinde yatan iki buçuk metrelik bir yılanı görünce arabayı durdurup sakin sakin inmiş, yılanı kuyruğundan tutup yere çarpmış -belirtildiğine göre yılanın beli kırılınca zehri kesilirmiş- sonra da torbaya koyup götürmüştür; bu olaya bizzat şahit olduğunu söyleyen biri tarafından aktarılmıştır.

Ali Bayram’a dair fıkralar, mahkeme ifadeleri ve türlü olaylar kuşaktan kuşağa anlatıla anlatıla bugünlere gelmiştir. Hem cephede gösterdiği yiğitlikle hem de sonraki yıllardaki garip, bazen şiddete varan hâlleriyle hatırlanması, onu Gaziantep’in hafızasında hem bir gazi hem de kendine has bir halk tipi olarak iki ayrı köşeye yerleştirmiştir. Anlatılan hikâyelere gülünse de, cephede yaşadıklarının onun sonraki hayatı üzerindeki payının unutulmaması gerektiği hep vurgulanır. Vefat tarihi kaynaklarda yer almamaktadır; kendisinden söz edenler genellikle “Allah rahmet eylesin” diyerek anlatılarını noktalar.

Anahtar Kelimeler

Kaynakça

Erturhan, H. M. (t.y.). Eşek kasabı Deli Bayram (2) [Anlatı]. Eşek Kasabı Deli Ali Bayram içinde (s. 25-26).

Evsen, M. (t.y.). Eşek kasabı Deli Ali Bayram (4) [Anlatı]. Eşek Kasabı Deli Ali Bayram içinde (s. 27).

Metropol Gazetesi. (1995, 18 Şubat). Eşek kasabı Deli Ali Bayram [Haber]. Metropol Gazetesi.

Sakioğlu, Ş. M. (1997). Gaziantep’in ünlü simaları.